Hayata Dair kategorisi

Hayata dair konulardan bahsettiğimiz yazıları bu kategoriye alıyoruz.

Mim: Hayattan Sorular

Yazan: Demircan Çelebi

Kategori: Hayata Dair |Mim

10 Tem 2010

Özyeğin Üniversitesi’nde kaldığım süre beni mutlu eden bir kaç gelişme oldu. Bir tanesi yakında Sosyoblog‘da yazmaya başlayacak yeni arkadaşlarım, bir tanesi ise İbrahim Mumcu‘nun pasladığı mim. Onunkini buradan okuyabilirsiniz, kendisine teşekkür ediyorum ve cevaplamaya başlıyorum :):

1) Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?

Bir şeyden keyif almamaya başladığımı hissedersem yarım bırakıyorum, başlarda hoşuma giderken zamanla canımı sıkan yönlerini keşfettiğim şeyler bunlar. Bu bir dizi veya film de olabilir, bir tasarım düşüncesi de, bir blog yazısı da (30a yakın yazı taslağım var içerde :)). Örneğin en son Turkstaff için geliştirmeye çalıştığımız bulmacayı yarım bıraktım, daha doğrusu askıya aldım.

Bir de yarım bırakmak denemez ama şöyle bir özelliğim var. Düzenli değilim ama sistematiğim, aynı zamanda unutkanım, ek olarak zorunluluk gerektiren işleri; öncelik sırası eğlenceli işlerinkinden daha önde bile olsa öne almayı becemiyorum. Mesela 30 sayfalık matematik dönem ödevini son gece sabaha doğru bitirmek buna bir örnek. Ya da arkadaşımın hediyesini evde unutup sınavdan dolayı eve dönemediğimde başka bir arkadaşımı çağırıp, anahtarı verip, eve gidip hediyeyi bana getirmesini istemek ve okul bitmeden hediyeyi diğer arkadaşıma yetiştirmek gibi anılarım yok değil. (Ev ile okulum da pek yakın sayılmaz :))

Aras‘ın bana hediye ettiği bir t-shirt’ün üstünde beni anlatan bir cümle var: “Never on schedule, but always on time” (Asla planlı değil, ama hep tam zamanında).

2) Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?

Neyse ki yok.

3) En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı? Devamını okuyun »

Pazartesi gününden beri Bilgisayar Oyunu Atölyesi-II Programı için Özyeğin Üniversitesi’ndeydim. Kısaca bir bahsedeyim: Processing denilen ve Java’ya oldukça benzeyen ancak kolaylaştırılmış ve görsel yönü artırılmış bir programlama dili var. Özyeğin Üniversitesi‘nde bu dil ile oyun geliştirmeyi öğrenmenin yanı sıra, oyun tarihinin gelişimi ve yeni nesil oyun teknolojileri gibi konular üzerine de dersler aldık. Sınıf derslerinin yanı sıra, programlarken her takıldığımızda bizlerle bire bir ilgilenerek, mantığı açıklayıp cevapları çoğu zaman bize buldurmaları, öyle sanıyorum ki dili öğrenmemizde oldukça etkili bir yöntem oldu.

Özyeğin Üniversitesi yeni kurulmasına karşın öğretmen kadrosunun tanışabildiğim kısmı oldukça iyi bir izlenim bıraktı. Boğaziçi, Bilkent gibi üniversitelerden mezun öğretmenlerle konuşurken dahi zekalarını ve bilgili oluşlarını sezebiliyorsunuz. Programımdan dolayı pek fazla kampüsü gezme imkanı bulamadım ancak yemeklerinin güzel olduğunu söyleyebilirim :). Bizleri etkinlik boyunca gerek üniversitede, gerekse Öğrenci Konukevi’nde oldukça iyi ağırladılar. Araştırma ve burs imkanlarının genişliği sayesinde ileride Özyeğin Üniversitesi adını daha sık duyacağımızı tahmin ediyorum.

Bu değerli öğretmenlerle tanışma, güzel arkadaşlıklar edinme, Processing dilini öğrenme ve aralarda da bolca PS3 ile Wii oynama fırsatını yarattıkları için kendilerine çok teşekkür ediyorum. Benim için oldukça faydalı bir etkinlik oldu. Tekrarlanması halinde programlamaya ilgi duyan ve vakti olan biri kesinlikle kaçırmamalı. Robot programlama ile ilgili bir etkinlik düzenleme fikirlerinin de olduğunu duydum. Gerçekleşirse ve vaktim olabilirse ona da katılmayı çok isterim. Processing‘den de yakın zamanda bahsetmeye başlayacağım.

Ah çok zeki adamlar bu kapitalistler. (Bu söylemimden onları “öteki” olarak gördüğümü düşünmeyin, yalnızca zekalarına imrenerek bakıyorum.)

Starbucks‘larda yapılan güzel bir uygulama var. Şimdiye kadar duyduğum iki öykü şu şekilde:

Bir kaç gün Starbucks‘ta takılan biri, yine bir gün kahve almak için gittiğinde, artık yüzünü hatırlayan satıcı “Bu günlük bizden olsun kahveniz.” demiş ve para almamış. Bir diğerindeyse kek alan bir arkadaşıma yine benzer şekilde “İçeceğiniz de bizden olsun.” demişler.

Bir markanın bunu yapması hoş bir şey, insanı cezbediyor. Kendisini mutlu ettiğinden ve başka yerlerde pek de rastlamadığı bir durum olduğundan, başından geçen, bu olayı arkadaşlarına anlatıyor, onlar da “bizim bir arkadaş” diye anlatıyor, bu küçük olay ağızdan ağıza yayılıyor, hatta ben de blogluyorum. Böylece marka samimi duruşunun bilinirliğini güçlendiriyor.

Öte yandan, bu marka, aslında çok sevimli ve samimi görünen bu davranışı ile gerçekten sizi mutlu etmeyi değil de, ününe ün katarak kendi parasını artırmak için yapıyor ya bunu, bu acı bir şey işte. Sevemiyorum o yüzden bu markayı. Farklı görüşler de yok değil bu konuda tabi.

Sanırım birileri bir şeyi size iyi yönleriyle sununca yapmacık gelmesi kaçınılmaz.

Çarşamba

Yazan: Aras

Kategori: Hayata Dair |Şiir

2 Haz 2010

Doğduğum gün de Çarşamba’ydı.
Bugün de.
Avazım çıktığı kadar ağlıyordum.
Şimdi biraz karnım ağrıyor.
Doğduğum gün çok sıcakmış.
Bugün,epey yağmur yağdı.
Etrafa işemiyim diye altımı bağlamışlar.
Bugün, içip içip parklara işiyorum.
Nefes almak için ağzımı açmaya çalışırken,
Burnumu tıkıyorum.
Saatlerce uyumuşum, doğduğum gün.
Bugün, uyku tutmadı.
İnsanları görmek için gözlerimi açmaya çabalıyordum.
Gözlerimi bağlamanız için yalvarabilirim.
O gün, var olmaktı.
Bugün, acaba?
O gün, doğdum.
Bugün, doğum günüm.

Hastalıklı Bir Durum

Yazan: Demircan Çelebi

Kategori: Hayata Dair

20 May 2010

Aklımdan uçup gitmesine izin vermeden de yazacağım. Hastalıklı bir durum bu. Bir kez fark edince unutana kadar takıntı oluyor. Ne mi oluyor? Şöyle ki:

Vücudumun bir yarısı ile yaptığım bir şeyi diğer yarısıyla yapmadan rahat hissedemiyorum. Örneğin sağ kolum kaşınırsa onu kaşıdıktan sonra sol kolumda bir eksiklik hissediyorum, ya da örneğin merdiven basamağına ayağımın ne kadar kısmıyla bastıysam sonraki basamakta da diğer ayağım için aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Bardağı bir kez sol elle tutunca sonraki tutuşumda sağ elimle tutuyorum. Üstelik eşit sürelerde tutmaya çalışıyorum ki iki elimin hissettiği soğukluk da aynı olsun.

Sağ dizim bir yere çarpsa sol dizimi de aynı şiddette ben vuruyorum. Üstelik aynı şiddette vuramazsam mesela, sağ dizimi de tekrar vurup eş değerde vurduğuma ikna oluncaya kadar tekrarlıyorum bu durumu. Bunu niye yapıyorum bilmiyorum, üstelik her zaman da yapmıyorum. Sadece fark ettiğim zamanlarda yapmaya başlıyorum ve dikkatimi başka bir şeye verip unutuncaya kadar devam ediyorum.

Bu kez saçmaladım ama bunu unutursam güzel olmazdı. Böyle bir takıntım var işte. Yalnız mıyım acaba?

Acaba…

Yazan: Aras

Kategori: Hayata Dair

15 May 2010

Bülent Ortaçgil’in bir şarkısı var hani, Eylül Akşamı. Teoman ile birlikte konser performansı bu.

Bostancı dolmuş kuyruğunda,
Sen başta ben en sonda,
Öylece beklemişizdir.

Kader mi? Tesadüf mü? Başka biriyle karşılaşmak tesadüfken, O’nunla karşılaşmak kader. Kendimize söylediğimiz yalanlardan biri galiba bu, yalanda değil de işte..  O’nu özel kılma isteği denebilir. Hah işte buldum!

Kader demek doğru değil yine de, özel kılmaksa amaç. Bazı tesadüfler daha özel oluyor işte..

Facebook’ta Duygu Seli

Yazan: Aras

Kategori: Hayata Dair

28 Nis 2010

Facebook hesabımı dondurdum bugün. Çok vakit harcıyorum, kendimi durduramadığım bir konu. Boş boş girip merak etmediğim insanların hayatını öğrenmek filan başımı ağrıtmaya başlamıştı biraz. Hem bilgisayarı azaltmak lazım ufaktan, üniversite sınavı geliyor.

Neyse konu o değil, profili dondurma sayfasına gittiğimde pazarlama, kendini satma konusunda çok iyi olan Facebook’un ufak bir çakallığını gördüm.

Gamze will miss you, yazıp bir fotoğraf koymuşlar altına. Yanına İsmail will miss you. Yanına başkası. Gamze ile koydukları fotoğrafta eski bir fotoğraf insan ister istemez bir duygulanıyo, kapamasam mı lan diye düşünüyor. İsmail ile olan fotoğrafımda ikimizde domates olarak etiketlendiğimiz için çok da etkilenmedim ama o domateslerde bana bir “acaba?” dedirtti İsmail’cim yanlış anlama sakın.

Öyle işte, az önce yaşayınca yazasım geldi bu durumu.

I will miss you.

Çocuk Oyunları

Yazan: Aras

Kategori: Hayata Dair

28 Mar 2010

Küçükken herkesi kendim gibi sanırdım. Bütün ailelerin bizim gibi olduğunu zannederdim. Çok derin şeyler de değil tabi, 4-5 yaşlarındaydım sonuçta. Mesela saçlarımı kestirmeye hep babamla, pazar günleri giderdim ve herkesin saçlarını Pazar günü babası ile kestirdiğini düşünüyordum. İlkokulda çalışkan bi çocuktum. Ödevlerimi günü gününe yapardım, öğretmenimi dinlerdim. Ve herkesin böyle yaptığını düşünüyordum. 2-3 sene önce biri “ulan ilkokulda da hiç ödev yapmazdık” dedi de uyandım olaya.

Lafa küçüklükten girdim ama hala var böyle şeyler hayatımda. Kediler nasıl Mart ayında azıyorsa bende Kasım gibi bir hareketlenme başlar. Eurovision’a katılacak isim genelde o zamanlarda belli olur ya hani. Hah işte, o ismi öğrenmek çok önemli benim için. Bir nedeni yok, Eurovision’un sıkı takipçisi değilim. Gamze’ye sordum bugün sende de oluyo mu diye, “ne diyosun yaa” dedi. Olmuyomuş yani. Bir de Mtv’de bir program var. So 90′s adında. Ben bu programın adını içimden kendi kendime söyleyecek olsam, durduk yere So 90′s demiyorum elbette kanalları gezerken denk geliyor o sırada oluyor, “sodoksans” olarak geçiriyorum içimden. Herkes de böyle yapıyordur diye düşünüyordum. Meğer herkes “sonayntiiiz” diyormuş.

Bundan sonra şöyle bir düşündüm, farklı fikirlere kapalı mıyım diye? Ya da bakış açım çok mu dar diye. Sonra şunu farkettim bu tarz şeyler en az 8-9 senedir bende var olan şeyler. Sabit fikirlerde değiller. Sadece basit alışkanlıklar. Ve farkettikçe de eğleniyorum.

Yalan söyleyen bir çocuk değildim mesela. Bir çok çocuk gibi annem ya da babam ya da başka bir büyük birey konuşurken karşısındakine mecburen bi yalan söylerse “aa o öyle değildi ki yaaa, hani şöyleydi” diye atlardım. Onlarda zor durumda kalırdı tabi ama şimdi bakıyorum da komik yahu.

TRT 1′de Çiçek Taksi diye bir dizi vardı, 1998-99 yılları. Çok izlerdim o diziyi. Herkes de izliyor sanıyordum. Bir gün Cenk diye bir arkadaşımla konuşurken “o ne yaa” dedi. Ciddi ciddi şaşırdığımı hatırlıyorum. Meğer o da Nickelodeon’da Pith&Pith’i izliyormuş. Sonra ortak bir karar aldık Cenk ile, bir gün Çiçek Taksi’yi bir gün Pith&Pith’i izledik.

Neyse konumdan sapıyorum hemen toparlayayım, bitireyim. Çocukluğun saflığı denilebilir sanırım bu duruma. Küçükken sandığım ve inandığım bu durumu şimdi sadece umabiliyorum, hayal edebiliyorum. Herkesin eşit olduğu, imkanlarının farklı olmadığı bir dünya…

Kayıp

Yazan: Aras

Kategori: Hayata Dair

21 Mar 2010

Bir adam tanıyorum.
Karnı aç, fakir.
Bazı geceler evine gidemiyor,
Çocuklarının karşısına eli boş çıkmaya dayanamadığından.
Bir dinleseler onu,
Anlatacak çok şeyi var.
En çok o biliyor açlığı, yorgunluğu.
Bilmeyenler, dinlemiyor onu.
Onu dinlemeyenlerin aksine,
O biliyor kaybetmeyi.
Umursamıyor yine de.
Onu dinleyen duvarlara sığınıyor, sevgilisine.
Mısralara sığınıyor.
Yoksulluğunun dağınıklığına.
Ölümünü düşlüyor bazen,
Karanlık ve aç.

Bugün Pi günü. 3,14 ile başlayan pi sayısının günü (ki devam eden sonsuz basamağın hesaplanabilen kısmında kendini tekrar eden bir diziye rastlanabilmiş değil) 3. ayın 14. gününde kutlanıyor. Ayrıca sonraki basamaklara ithafen 1:59:26 ifadesine de pi saati, dakikası ve saniyesi denmiş.

Aynı zamanda ilginç tesadüf ki Albert Einstein’ın da doğum günü bugünmüş. Google da bu güne özel güzel bir logo hazırlamış.

Ancak benim derdim bunlar değil. Geçenlerde internette bir yerde pi sayısı karşıma çıktı, birkaç kez okudum, göz gezdirdim falan. 10 basamağını zaten ezbere biliyordum. 15-20 falan derken 75e kadar ezberledim. Sonra 150ye çıkardım.

Pi yalnızca rastlantısal bir basamaklar topluluğu değildir. Pi bir yolculuk, bir deneyimdir; pi’de var olan şiiri görmeye çalışmazsanız, onu öğrenmek size çok zor gelecektir.

Antranig Basman

Ezberlerken şöyle bir yöntem izliyorum. Önce basamakları 50şer sayılık dizilere ayırıp daha sonra bu 50likleri de 5erli 10 diziye bölüyorum. Sürekli 5 fazlasını daha ezberleyeceğimi düşünerek sayıları kafama alıyorum. Şimdiye kadar başarılıyım diyebilirim.

3 yıl önce bugün katıldığım bir sempozyumdan hatırladığım kadarıyla bu işle kafayı bozmuş çok fazla insan vardı. Onları bir araştırdım. Alexander Craig Aitken isimli bir profesör bir keresinde eğlencesine 1000 basamağını ezberlemiş. Ve benim yöntemimin tıpkısını kullanmış. (Aslında ben farkında olmadan onun yöntemini kullanmışım :)) En aşmış adam ise şu an 16 saat boyunca pi’nin virgülden sonraki 100.000 basamağını sayan Japon Akira Haraguchi.

İlk soru

Pi’nin virgülden sonraki 15-20 basamaktan ötesi hassas ölçümlerde dahi dikkate alınmayacak kadar küçükken neden 50 milyar basamağa kadar hesaplamaya çalışan matematikçiler var?

Bunun cevabı şu ki, pi ile ilgilenen matematikçilerin bazıları pi’nin derinliklerinde bir yerde bir mesaj taşıdığını düşünüyorlar.

-Carl Sagan’ın 1985′te yayımlanan Contact adlı romanından

“Matematikçileriniz onu tümüyle hesaplamak için uğraşmışlar (…) diyelim ki on milyarıncı haneye kadar. Başka matematikçilerin daha da ileri gittiklerini duymak sizi herhalde şaşırtmayacaktır. Sonunda -diyelim ki on ile yirminci hane arasında- bir şey olur. Rastgele değişen basamaklar yerine inanılmaz uzun bir süre boyunca sadece birler ve sıfırlar yer alır. (…)”

“Ya sıfırların ve birlerin sayısı? Asal sayıların bir çarpımı mı?”

“Evet, on bir asal sayının.”

“Bana pi sayısının derinlerinde gizlenmiş on bir boyutlu bir mesaj olduğunu mu söylüyorsunuz? Evrende birisi (…) matematik (…) yoluyla mı iletişim kuruyor? Pi’nin içine bir mesajı nasıl saklarsınız? O evrenin dokusuna işlenmiştir.”

“Aynen öyle.”

Kadın susarak ona baktı.

“Dahası var.” diyerek devam etti adam. “Başka herhangi bir aritmetikte olsa bir tuhaflık olduğunu fark edersiniz ama, sıfır ve birler dizisinin sadece on-tabanlı aritmetik içinde ortaya çıktığını varsayalım. Bu keşfi ilk yapan canlıların da on parmakları olduğunu varsayalım. Ne olduğunu görüyor musunuz? Sanki pi milyonlarca yıldır hızlı bilgisayarları olan on parmaklı matematikçilerin gelmesini beklemiş. Görüyorsunuz ki Mesaj bize gönderilmişti.”

Belki de inandıkları Yaratıcı Güç’ün mizahını doğanın içine gizlemiş olabileceğini düşünüyorlardır. Devamını okuyun »

Sosyoblog

Sosyoblog, müzik, film, kitap, tasarım, matematik, edebiyat, trendler gibi konularda ilgimizi çekenlerin özgün halde muhabbet tadında sunulduğu bir blogdur.

Konusunu gündelik hayattan alan bu blogda Aras ve Demircan, farkına vardıkları ilginç bilgilerden, az bilinen şahane gruplara kadar kişisel beğenilerini dile getiriyor. Zaman zaman paylaşacak ilginç şeyler bulanlar da bloga konuk oluyor.

Rss - Twit!

Rss Takip. Twitter'da Takip Edin.

Reklam

Student Social Network

Rastgele Yazılar

  • şeyma: sehabe (ya da barış abi:D), normalde rap müzikten çok hoşlanmazdım... anlamsız bulurdum... an [...]
  • -mustafa: agalar abartılı resim nasıl yapacazz [...]
  • Yiğit: müthiş bir yazı olmuş severek okudum başlamayan arkadaşlara öneririm 26 saatte tam 85 bölüm [...]
  • irem: çok iyrenç [...]
  • Aras: Hayır, kitabı bildiğiniz gibi okumaya başlayın. Sayfa numaraları sadece bir geri sayım imgesi [...]